Zülal Kalkandelen

Bugün, seçimlerini tamamlamış THTM’nin Türkiye toplantısında üstelik başkent Ankara’da size seslenmekten dolayı daha da heyecanlıyım. Bu heyecanla hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. 

Türkiye artık meydanlarda hilafet çağrılarının yapıldığı, siyasal İslam’ın neoliberalizm ile el ele vererek işçi sınıfını, emekçileri, laik kesimi ve cumhuriyetçileri ezme girişimini iyice hızlandırdığı çok karanlık bir dönemden geçiyor. Bu karanlık dönemde, gerici karşı devrime karşı çok güçlü bir yanıtın verilmesi gerekiyor. Bunun da yolu, cumhuriyetçi birikimi güçlendirip örgütlemekten geçiyor. 

THTM, 21 yıldır Türkiye’yi yöneten AKP iktidarının bir beş yıl daha ülkeyi yönetmesine karşı, TBMM’de ikinci cumhuriyetçi bir tasarımın ortaya çıkmasından sonra, buna karşı verilen güçlü bir yanıttır. Çok doğru bir zamanlamayla ve doğru bir yaklaşımla ortaya çıkmıştır. 1919’da emperyalistlerle iş birliği yapan saltanat ve hilafet yanlılarına karşı, Mustafa Kemal’in önderliğinde Anadolu’dan yükselen direnişin ruhu, bugün Cumhuriyet’in yüzüncü yılında, bu kez, ABD’nin geliştirdiği Büyük Orta Doğu Projesi’yle işbirliği içinde emperyalistlerle yan yana duran saray rejimine ve halkı sömürenlere karşı direnişi örgütlüyor. 

1919’dan bugüne yansıyan ruh, devrimcidir, antiemperyalisttir, halkçıdır, kamucudur, laiktir, yurtseverdir. Bu ilkeler, burada bulunan herkes için bağlayıcıdır ve tartışmaya kapalıdır. Kendi ülkesinde yüz yıl önce yaşanan en büyük, en ilerici devrimi sahiplenmeyenlerin zamanında nasıl hatalar yaptığına hepimiz tanık olduk. Emperyalizmin kışkırtmasıyla dinci, mezhepçi, etnikçi, liberal yaklaşımlarla cumhuriyet devrimini sahiplenmeyenlerin, o devrimci ruhun mirasını taşıyamayacakları ve onu sağın kucağına atma hatasında bulunacakları ortadadır ve sol da ne yazık ki bir özeleştiri yapmak durumundadır, bu hataya çok uzun zaman düşmüş ve bu karşı devrime güçlü bir yanıt oluşturamamıştır. 

Bizim görevimiz, bu karanlık ortamda karşı devrime karşı güçlü bir yanıt vermektir. Öncelikle yapmamız gereken cumhuriyetçi birikimi güçlendirmek, laikliği halka indirmektir. Bir şeyi yok ederek değiştiremezsiniz. Devrimler bütün tarih boyunca kendilerinden önce var olan düzeni tamamen bütünüyle yıktılar ve yeni bir düzen kurdular. Cumhuriyet devrimi de bunu yapmıştır. Saltanat ve hilafeti kaldırmış, egemenliği kayıtsız şartsız vermiş, TBMM’yi açmış, çağ dışı medrese sistemini sonlandırıp laik ve bilimsel eğitimi başlatmış, şeriat hukukunun yerine laik hukuku getirmiş, kadınının toplumsal yaşamda öne çıkmasını sağlamış bir ilerici devrimdir ve tartışmaya kapalıdır. Ancak tarihî süreçte yaşanan gelişmeler, emperyalizmin kışkırtması, etnikçi, dinci, mezhepçi, liberal yaklaşımlar, fonlanarak devrime ihanet edenler yüzünden bugün yaşadığımız şey, tek kelimeyle karşı devrimdir. İstanbul’da Galata Köprüsü’nde hilafet çığlıkları atılmasının başka bir açıklaması yoktur. 

Anayasa’ya uymayan mahkemeler, Anayasa Mahkemesi üyelerini terörist ilan eden siyasetçiler, yeniden hortlayan Şeyh Sait tartışması, Filistin’e destek görüntüsü altında hilafet talepleri, 1925’te 677 sayılı Yasa ile kapatılan tarikat ve cemaatlerin bugün yeniden hortlayıp bütün kamuda örgütlenmesi ve gençleri kendi avucu içine alması, faşizmin giderek yükselmesi, bütün bu gördüğümüz manzara bir yıkım manzarasıdır. 

Buradaki buluşmanın nedeni, öncelikle, bu yıkıma karşı bir yanıt oluşturmaktır. Birtakım iç çekişmeler, birtakım egosal çıkışlarla Türkiye Cumhuriyetini bu karşı devrime feda mı edeceğiz yoksa bu cumhuriyetçi birikimi örgütlemek için birlik mi olacağız? Önce buna bir karar vermek gerekiyor. Çünkü karşımızdaki gericiler, kendi aralarındaki ayrılıkları kenara itip örgütlenebiliyor. Biz bunu başarabilecek miyiz? Kendimize bunu sormamız gerekiyor. Bu salonda ideolojik olarak farklı insanlar var, kemalistler var, sosyalistler var, komünistler var, ilericiler var. Öncelikle hedefimizi iyi belirlememiz, az önce saydığım ilkelere koşulsuz sahip çıkmamız gerekiyor. “Ama”nın, “fakat”ın sırası değil, dönemi değil. Bu ayrışmalara girersek, Türk-Kürt, Alevi-Sünni, buradan hiçbir şey çıkmaz. Buradan bölünme çıkar, bu kesin. Bunun üzerine anlaşmamız gerekiyor. 

THTM, Mustafa Kemal Atatürk’ün TBMM’yi kurarken yaptığı tanım gibi halkın teşkilatıdır. O zaman Atatürk’ün referans verdiği şey, Osmanlı Mebusan Meclisi, sarayın ve sömürenlerin teşkilatı olmuştur. Yüz yıl sonra, bu manzarada görüyoruz ki, ne yazık ki TBMM, bugün sarayın ve sömürenlerin teşkilatıdır. O zaman yapmamız gereken halkın teşkilatını örgütlemektir, halkın gündemini konuşmaktır. Sömürülenlerin, ezilenlerin, dar gelirlilerin, 7.500 lirayla yaşamaya mahkum edilen emeklinin, ataerkil toplumda ezilen kadının, tarikatlara mahkum edilen gençlerin gündemini konuşmaktır. Bunu başarabilirsek, gerçekten de solun sesini yükseltebiliriz, solun sesini güçlendirebiliriz. Bu meclis kapsamında kurulan yerel meclisler, kendi ilçelerinde, illerinde, beldelerinde yurttaşlarla birlikte çalışıp sorunlara çözüm önerebilir, böylece halk yalnız kalmadığını hissedebilir. Bakın, 9 Ocakta, Mülkiyetsizleştirme Yasası TBMM’den geçti. Ana muhalefet partisi o kadar uyarıya rağmen Anayasa Mahkemesine başvuru süresini geçirdi. Başvursa da ne olacaktı diye bundan kurtulunamaz. Anayasa Mahkemesi tartışılıyor ama Anayasa’ya uyulmasını sağlamak için bütün yolları kullanmak, siyaset partilerinin, başta da ana muhalefet partisinin görevi olmalıdır. Aslında bugün Türkiye’de yağmaya, talana, ranta adam kayırmaya, gericiliğe ve sömürüye karşı duracak çok kararlı bir meclisin burada oluştuğunu görüyorum, bu bana umut veriyor. Türkiye’nin tamamen bir hukuk devleti olmaktan çıktığı, terörün can almaya devam ettiği, emekçilerin hayatta kalma mücadelesinin görülmedik şekilde zorlaştığı, tarikatların halkın üzerine bir kabus gibi çöktüğü bu dönemde ahlâksızlık, hukuksuzluk ve çürümüşlük toplumun her köşesine sindi, nereye dokunsanız irin akıyor. Böyle bir manzarada, Cumhuriyetin yüzüncü yılında, siyasal İslamcıların laik Cumhuriyete karşı açıkça baş kaldırmalarının nedeni, son yirmi bir yıldır ülkeyi yöneten AKP olduğu kadar, çocuklar tarikatlara teslim edilirken, laikliği gerektiği gibi savunmayan, dinci kesimden oy almak için Erdoğan’ın ortaya attığı “özgürlükçü laiklik” safsatasını benimseyen, Diyanet Akademisi ve çalışma saatlerinin cuma namazına göre düzenlenmesi karşısında AKP ile birlikte hareket eden, seçimden önce bir tarikat kendilerini destekleyeceğini açıklayınca ellerini ovuşturan, kendi milletvekilleri ”tarikat ve cemaatleri kaldıran devrim yasası kadük oldu” dediğinde susan ve milletvekillerini yine parti meclisine alan ve bunlar olurken muhalefeti hiç eleştirmeyen, gazeteciler ile aydın sanılan suskunlardır. Bu ülkede bir aydın sorunu vardır. Bunu da konuşmamız lazım. Birçok insan bütün bunlar olurken susanları aydın sanıp okuyup alkışlayıp onların fikirlerini savunuyor. Aslında bu liberal hegemonyayı da yerle bir etmek zorundayız. Bu sıralarda gene birtakım liberaller, hilafetin tartışılmasının da mümkün olduğunu, yani siyasal İslamcıların, dincilerin bunu tartışmasını da çok istediklerini söylüyorlar, bu suç olduğu halde. Yine, dinci gericiliği meşrulaştırma, normalleştirme çabalarına devam ediyorlar. Biz bu sahtekârlığı da ortaya çıkarmak zorundayız. Bir yandan da halkın kanını emen sömürücüleri ifşa etmek zorundayız. Bize düşen cumhuriyetçi birikimin üzerine sosyalist ilkeleri koyarak ülkemizi idare etmektir, laik cumhuriyeti yıkmak değil. 

THTM’nin bu görevi yerine getirmek için önemli bir platform oluşturacağına inanıyorum. 

Bir yurtsever, devrimci, ilerici gazeteci yazar olarak hepinizi saygıyla selamlıyorum.