THTM’DEN YEREL YÖNETİM SEÇİMLERİ DEĞERLENDİRME RAPORU

A) THTM’nin Yerel Seçimlere ve Sonrasına İlişkin Öncelikli Saptamaları

  1. THTM’nin solda seçimlere yönelik bir platform olarak kurulmadığı açıktır. Ama çeşitli kavram kargaşalarının yaratıldığı bir toplumda yaşadığımız gerçeği hesaba katılarak bunu bir kez daha hatırlatma gereğini duyuyoruz. THTM’nin kuruluş amacı seçim ve aday tartışmalarıyla, seçim politikalarıyla hiçbir biçimde sınırlı tutulamaz. THTM ve üyeleri kuşkusuz seçimlere kayıtsız değildir. Hatta birçok temsilci üyemiz seçimlerle aktif bir ilişki içinde bulunmakta, bir bölümü bizzat aday olarak seçim sürecine katılmaktadır. Ancak THTM, kurumsal kimliğiyle 31 Mart yerel seçimlerine doğrudan müdahil değildir ve olmayacaktır.
  1. Bununla birlikte, THTM seçimlerle ilgili kendi siyasi sorumluluğunu almaktan da kaçınmayacaktır. Seçimlerle ilgili kendi ilkelerini, düzen partilerinin aday belirleme süreçleriyle ilgili kendi eleştirel konumunu açıkça ifade edecektir. Dahası, yerel yönetimlerin mevcut neoliberal birikim rejiminde ve iktidar partisinin çerçevesini çizdiği İslamcı-despotik düzende oynadığı rolün anlaşılması için de elinden geleni yapacaktır. 
  1. THTM, önümüzdeki yerel seçimlerin sonucu ne olursa olsun, iktidardaki gerici siyasi koalisyonun toplum üzerindeki hem siyasi hem ekonomik basıncını şiddetle arttıracağını, böylece yeni bir siyasi kırılma döneminin başlayacağını değerlendirmektedir. Bu bakımdan, yerel seçimlerden belki daha önemli ama kesinlikle daha kalıcı olacak sorunumuz, bu seçimleri izleyecek yeni baskıcı dönemde daha hazırlıklı ve daha örgütlü olmayı başarabilmek olacaktır. 
  1. THTM’nin asıl başarması gereken şey ise, sosyalistler ile cumhuriyetçileri ortak bir hedef etrafında buluşturmaktır. Yıkılan cumhuriyetin yerine artık onu aşan bir yeni cumhuriyet talebiyle ortaya çıkmaktan başka çözüm kalmamıştır. Cumhuriyetçiliği yağmacı kapitalizmin çürümüş temelleri üzerinde yeniden yükseltmenin nesnel koşulları kalmamış bulunmaktadır. Bu yeni cumhuriyetin, eskisinden farklı olarak emeğin cumhuriyeti olarak tanımlanması ve inşa edilmesi şart olmuştur. Başka türlü yeni cumhuriyet fikrinin kitleselleşmesi ve başarı kazanması ihtimali de zaten bulunmamaktadır.

Yerel seçimlerin sonucu ne olursa olsun, iktidardaki gerici siyaset toplum üzerindeki siyasi ve ekonomik baskılarını sertleştirecektir. Bu bakımdan daha önemli ve daha kalıcı sorunumuz, seçimleri izleyecek yeni baskıcı dönemde daha örgütlü olmayı başarabilmektir. THTM’nin asıl başarması gereken şey de zaten, sosyalistler ile cumhuriyetçileri ortak bir hedef etrafında buluşturarak kitleselleştirmek olacaktır.

B) THTM’nin Yerel Yönetimlere Bakışının Genel Çerçevesi

  1. Yerel yönetimler düzenin egemenlik mekanizmalarından biridir. Çoğu zaman yerel yönetimlerin, merkezi iktidardan farklı olarak demokrasinin gerçek platformu veya demokrasinin başlangıç noktası olduğu düşüncesi ortaya atılabilmektedir. Elbette merkezi siyasi iktidarın bürokratik yapısına göre, biçimsel olarak yerel yönetimlerin halkın erişimine daha açık olabileceği yanlış değildir. Ancak bu durumun halk katılımını güçlendirmek yönünde değerlendirildiği örnekler son derece azdır. Demokrasi siyaset üstü biçimsel veya teknik bir mekanizma değil, siyasal bir olgudur. Yerel yönetimlere genel geçer anlam yüklemek yanlıştır.
  1. Kaldı ki, 1980 sonrasındaki yeni küreselleşme süreci ulus devletlerin olduğu kadar merkezi devlet yapılarının da aşındırılması programını kendi neoliberal birikim rejiminin öncelikli hedefleri arasına yazmıştır. Bu anlamda küreselleşme ile yerelleşme süreçleri birbirinin tamamlayıcı unsurlarına dönüştürülmüşlerdir. Küreselleşmenin ardındaki hegemon güçler ve uluslararası şirketler, güçlü ulus devletler (ve onların güçlü kamu iktisadi teşebbüsleri) yerine parçalanmış ve zayıf yerel yönetim birimleriyle muhatap olmayı yeğlemişlerdir. Yerel hizmetler ve yerel yatırımlar, küresel sermayenin yeni saldırı ve nüfuz alanlarını oluşturmuştur. Dünyada ve Türkiye’de 1980’lerde başlayan bu süreç 2000’lerde de sürmektedir. 
  1. Genel bir yönelim olarak, yerel yönetimler, içinde bulunduğumuz neoliberal dönemde piyasanın egemenliği altına girmiştir. Bunun temeli, uzun bir dönem boyunca kamusal işlevler olarak kâr kriterine karşı bağışıklığını korumuş olan belediye hizmetlerinin metalaşmasıdır. Diğer unsurlar arasında, 

(a) belediye işlevlerinin özel şirketlere ihale edilmesi, taşeron şirket ayrışmasının yerel yönetimin bütünlüğünü bozması, belediye çalışanlarının önemli bir bölümünün taşeron işçisi statüsüyle sigortasız ve güvencesiz, en azından eşitsiz istihdama geçişi; 

(b) belediyelerin holding modelinde bir anonim şirketler toplamı olarak yapılanması, bu yolla en önemli işlevlerin seçilmiş temsilcilerin elinden çıkarak profesyonel piyasa yöneticilerine teslim edilmesi, belediye başkanının adeta bir CEO’ya dönüşmesi; 

(c) belediye meclislerinin karar alma ve denetim fonksiyonlarının fiilen budanması, işlevsizleşen seçilmişlerin dejenere olması, yolsuzlukların mekanizmanın bütününe yayılması; 

(d) kâr amaçlı kapitalist kurumlar olarak yerel yönetimlerin merkezi iktidarın aktardığı kaynaklar ve kendi öz kaynaklarının ötesinde piyasalara borçlanması, ulusal ve uluslararası krediler yoluyla da özel mülkiyet rejimine bağımlılaşması sıralanabilir.

  1. Yerelde sunulan kamu hizmetlerinin bütünlüğünün parçalanması, toplumsal niteliğinin aşındırılması, “hizmeti kullanan öder” neoliberal dayatmasıyla “vergi-hizmet” ilişkisinin koparılması ve sonuç olarak hizmetlerin olabildiğince piyasalaştırılması süreçleri sadece Türkiye’yi değil 1980 sonrasında neoliberal düzenleme rejiminin etki alanına giren tüm Batı toplumlarını ve giderek tüm çevre ekonomilerini derinden sarsmıştır. Küreselleşme sürecine Anglosakson ülkelerden daha geç katılan AB’nin gelişmiş kapitalist ekonomileri de bu yerelleşme dayatmalarına Maastricht ölçütleri ve AB Anayasası üzerinden intibak ettirilmişlerdir. Belediyeleri daha az kaynakla daha fazla hizmet üretmeye mecbur bırakmanın bir sonucu da belediye hizmetlerinin piyasalaştırılmasının dayatılması biçiminde tezahür etmektedir. Bu, küreselleşmenin yani sermayenin ihtiyaçlarının emrindeki bir yerelleşme sürecinden başka bir şey değildir.

Yerel yönetimleri demokrasinin beşiği olarak kabul edip siyasi olarak yüklenebileceği farklı anlamları görmezden gelmek, yanılgılara götürmektedir. Bu anlamda sermaye hegemonyası altındaki küreselleşme dalgasının yerelleşme süreçlerini kendi tamamlayıcı unsurlarına dönüştürmesi gözardı edilmektedir. Yerel hizmetlerin metalaştırılması üzerinden piyasanın egemenliği altına giren bir belediyecilik gerçeği farkedilmemektedir.

C) Türkiye’de Yerel Yönetimlerin Yeniden Biçimlendirilmesi

  1. Türkiye’de kamu yönetiminin bütünlüğünün parçalanması ve merkezi yönetim ile yerel yönetimler arasındaki ilişkilerin ve dengelerin dönüştürülme süreci 1980’lerdeki Özal/ANAP iktidarına uzanmaktadır. Merkezi yönetimin yerel yönetimleri ve yerel çıkarları merkezi olarak kontrol etmeyi kolaylaştırıcı bir mekanizma olarak tasarlanan büyükşehir belediyesi düzenlemesi 1984’te üç büyük şehirde başlatıldıktan sonra 1993’te sayıları 15’e, 2012’de de 30’a ulaştırılıp il sınırları büyükşehir belediye sınırlarına dönüştürülmüştür.
  1. Özal’ın taklitçisi olduğu “arz yönlü iktisat” modeliyle büyük sermayenin dolaysız vergi yükünün azaltılması ve bu kesimlerden vergi almak yerine borç almanın tercih edilmesi sonucunda, tüm 1990’lı yıllar boyunca kamu maliyesi krize sürüklenmiştir. O kadar ki, en büyük 500 şirketin 1990’ların ikinci yarısında kârlarının en büyük bölümünü devletten aldıkları faiz gelirleriyle sağladıkları iyice çarpık bir sermaye değerlenme modeli kurulabilmiştir. 2001 yılına gelindiğinde, merkezi yönetimin tüm vergi gelirlerinin kamu borçlarının faizlerine bile yetmediği bir tarihi krizin doruk noktasına ulaşılmıştır. Bu, merkezi devleti vergiler karşılığında hiçbir hizmet sunamaz noktaya getiren bir meşruiyet krizine yol açmıştır.
  1. Bunun yerel yönetimleri ilgilendiren sonucu şudur: Yerel yönetimlere ayrılan genel bütçe vergi gelirleri payı azaltılıp buna karşılık yerel yönetimlere yüklenen hizmet yelpazesi genişletilmeye çalışılmıştır. AKP döneminin imzasını taşıyan 2004 tarihli (5216 sayılı) düzenlemeyle, hizmet-kaynak dengesini gözeten bir bütünlüğün artık kurulamadığı görülmektedir. Getirilen düzenlemeyle merkezi yönetimin sorumluluğu altına giren 10 görev alanı sayılırken geriye kalan tüm görevler belediyelere bırakılmaktaydı. Oysa “yasallık ilkesi” gereğince, yerel yönetimlerin görevlerinin yasada tek tek sayılması gerekmekteydi! 
  1. Yerel yönetimler açısından, “piyasalaştırma, borçlandırma ve yeni bağımlılık ilişkilerinin oluşturulması” tam da bu sürecin uzantısında oluşmaktadır. Türkiye’de 1980’lerde merkezi devletin küçültülmesi programıyla başlatılan süreç 2000’lerde daha da köşeli bir neoliberal IMF programına bağlanmasıyla sürdürülecektir. Başka ifadeyle, yerel yönetimleri kötü yola sürükleyen öncelikle sistemik sorunlardır: a) Emperyalist neoliberal düzenleme rejiminin çevre ülkelere dayatmaları; b) Yerel iktidarların (önce Özal sonra Ecevit ve AKP iktidarlarının) bu dayatmaları büyük bir gayretkeşlikle ve hatta aşırılıkla uygulama hevesleri… Elbette bu dayatmalarda ifrata sürüklenilmesinde yerel yöneticilerin (AKP belediye başkanları başta olmak üzere) sorumsuzluklarının payı da mutlaka hesaba katılmalıdır. 

Türkiye’de kamu yönetimin bütünlüğünün bozulması ANAP döneminde başlamakta, AKP döneminde pekiştirilmektedir. Merkezi yönetimin yerel çıkarları merkezi olarak kontrol etmesini kolaylaştırıcı bir mekanizma olarak tasarlanan büyükşehir belediyesi modeli bunun ilk ürünüdür. Merkezi yönetimin kaynak dengesinin bozulması sonucunda 2004’te yerel yönetimlerin kaynak-hizmet dengesini bozan düzenleme de ikinci aşamasıdır. Böylece yerel yönetimler “piyasalaştırmaya, aşırı borçlanmaya ve vergi-hizmet ilişkisini koparan ‘hizmeti kullanan öder’ neoliberal dayatmalarına” hazır hale getirilmişlerdir.

D) Türkiye’de Yerel Yönetimlerin Siyasal Dönüşümleri

  1. Türkiye’de 1994’te İstanbul ve Ankara büyükşehir belediyelerinin Refah Partisi tarafından kazanılmasıyla başlayan yeni bir süreç yaşanmıştır. Bu süreçte yerel yönetimler dinci gericiliğin beslenme kaynaklarından biri halini almıştır. Dinci akımın yükselişi, demokrasi ile yerel yönetimin özdeşliği tezine yönelttiğimiz genel itirazı destekler niteliktedir. AKP iktidarının bir demokratikleşme anlamına geldiği yolundaki propaganda, Türkiye’de Cumhuriyet’in kazanımlarının tasfiye edilmesi ve genel anlamıyla demokrasiden uzaklaşılmasına hizmet etmiştir. Refah Partisi ve AKP iktidarlarının yerel yönetim anlayışları gerek mevzuat düzenlemeleri gerekse uygulamaları bakımından anti-demokratik nitelikte olmuştur. Denetim düzeneklerinin tasfiye edilmesi, yolsuzlukların sistematikleştirilmesi, AKP’li belediye başkanlarının ve kimi meclis üyelerinin zenginleşmesi ve kendi yandaşlarını oluşturan müteahhit/sermayedar çevrelerinin beslenmesi de son onyılların belirgin özelliklerinden olmuştur.
  1. AKP’nin elindeki yerel yönetimlerin din ve mezhep ayrımcılığı, tarikatlara ve iktidarın türevi vakıflara kaynak aktarımı, gündelik yaşamın dinselleştirilmesi ve dinin kurumsallaştırılması gibi işlevleri vardır. Bu işlevler piyasa egemenliğiyle çelişmemekte, tersine eşitsizlikleri derinleştiren piyasa bağlarının ve yolsuzlukların üstüne meşrulaştırıcı bir örtü olarak din serilmektedir. 1994 sonrasında birçok önemli belediyede 25 yıla varan hatta kimi yörelerde 30 yıla uzayan bir “siyasal İslamcı ve alabildiğine piyasacı belediyecilik” anlayışının yarattığı tahribatın düzeltilmesi kolay olmamaktadır. Türkiye’de yerel yönetimler son 30 yıllık süreçte siyasal İslamcılığın merkezi iktidara sıçrama tahtasına dönüşmek bakımından önemli bir rol oynamıştır.
  1. AKP dışındaki düzen partileri arasında ilkesel olarak yerel yönetimlerin piyasalaştırılmasına, hizmetlerin metalaştırılmasına, yurttaşların da müşteriye dönüştürülmesine sistematik bir biçimde karşı duran olmamıştır. Sağlıklı çevre ve barınma hakları, kültürel, sanatsal ve sportif etkinliklere erişim, kolay ve ucuz ulaşım, elektrik, su, doğalgaz gibi temel gereksinimlerin karşılanması gerekliliği, yerel yönetimlerin de alanına giren sağlık, eğitim ve beslenme gibi başlıklar ya “dokunulmaz kâr kriterinin” karşısında terk edilmekte ya da bu kriterin belirlenimi altına girmektedir. Düzen muhalefeti yerel yönetimlerin sömürü düzeninin çarkları arasına kaydedilmesini önlemek için mücadele vermemiştir. Emekçiler başlığında ise, CHP’li belediye yönetimlerinin bir işveren sendikasında bir araya getirildiği not edilmelidir.
  1. Türkiye’nin çok geniş bir coğrafyası deprem kuşağındadır; ancak piyasacılık yerel yönetimlerin konuyla sağlıklı ilgilenmesinin önündeki yapısal engeldir. Kuşkusuz siyasal İslamcıların liyakatsizlik ve ayrımcılık gibi niteliklerini işin örgütlenmesinin önüne koymakta gösterdikleri pervasızlığın fazladan maliyetleri vardır. 22 yıldır merkezi iktidarı ve 25 yıl boyunca İstanbul’u elinde tutmasına karşın AKP’nin İstanbul’da bile depreme karşı hiçbir hazırlık yapmaması bunun tipik bir örneğidir. Ancak mevcut İBB’nin başkanının düzenlediği depreme hazırlık planlarında, Yenikapı dolgu alanının lojistik merkez olarak gösterildiği de hatırlanmalıdır. Beklenen şiddette bir depreme dayanamayacağı bilim çevrelerince öngörülen bir alana böyle bir işlev yüklenmesi, raporların göstermelik olduğuna işaret etmektedir. Yine İstanbul’un sahil semtlerinde toplanma alanlarının tusunami sınır çizgilerinin içinde kalmış olması herhangi bir yöneticinin ilgisini çekmemektedir. Bu duyarsızlığın kaynağı, deprem hazırlığının kârlı olmayışında gizlidir. Sonuç olarak depremle ilgili olarak “deprem öncesi” aşama neredeyse tamamen ihmal edilmekte, esas olarak deprem sonrasına yoğunlaşılmaktadır. 
  1. 2019’da AKP’nin gerilemesi, halkı yoksullaştıran ekonomik süreçlerin merkezi iktidara çıkan faturası olduğu kadar, CHP’nin ilan edilmiş veya edilmemiş ittifak politikalarının da ürünü olmuştur. 2024’te yoksulluk faturası çok daha ağırdır, ancak 2023 genel seçimlerinden sonra muhalefetin AKP’ye alternatif olmak anlamında inandırıcılığı gerilemiş, birliktelik hali ise dağılmıştır. Bu durum halkı yoksulluğa batıran, Cumhuriyetimizin kazanımlarını pervasızca tasfiye eden siyasi iktidara karşı ilkeli bir duruşu güçlendirmemektedir. Tersine bu tablo karşısında tamamen vurdumduymaz davranan muhalefet partileri, rant toplamından parsa kapmanın telaşındadır. 

1994 sonrası süreçte yerel yönetimler dinci gericiliğin beslenme kaynaklarından biri olmuştur. Dinci akımın yükselişi, demokrasi ile yerel yönetimin özdeşliği tezine yönelttiğimiz genel itirazı desteklemektedir. AKP’li yerel yönetimlerin din ve mezhep ayrımcılığı, tarikatlara ve dinci vakıflara kaynak aktarımı, gündelik yaşamın dinselleştirilmesi ve dinin kurumsallaştırılması gibi işlevleri olmuştur. AKP dışındaki düzen partileri de ilkesel olarak yurttaşların müşteriye dönüştürülmesine sistematik bir karşı duruş içinde olmamışlardır.

E) THTM neleri savunuyor?

  1. Burada altı çizilen durumlar kökten değişmeden AKP’nin gerçekten geriletilmesi mümkün olmayacaktır. AKP’nin “gerçek geriletilmesinden” halkımızın yoksullaştırma operasyonuna karşı dik durabilmesini, yerel yönetimlerin yoksulluğu ve yolsuzlukları geriletme mücadelesinin bir aracı haline getirilmesini, gericiliğe karşı mücadelenin yükseltilmesini anlamak durumundayız. Bunlar olmaksızın AKP’nin geriletilmesi dahi, göstermelik olmaktan öteye geçmeyecektir. THTM bu iddiayı toplumun gündemine taşımak zorundadır.
  1. THTM belediye hizmetlerinin kâr konusu olmaktan çıkarılmasını, yerel yönetimlerin holding tipi özel şirketler toplamı olarak yapılandırılmasına son verilmesini; halkın dayanışmasını esas alacak biçimde reorganize edilmesini; neoliberal ve dinci yapılanmaların tasfiye edilerek bilim kurullarının oluşturulmasını; yerel yönetimlerdeki “başkanlık sistemine” karşı belediye meclislerinin karar alma gücünün arttırılmasını, büyükşehir belediye meclislerine katılacak üyelerin ya doğrudan halk tarafından seçilmesini ya da ilçelerin nüfus büyüklükleri tam gözetilerek belirlenmesini, tüm seçilmişlerin seçmenler tarafından geri çağrılabilmesini; mali ilişkilerin bütünüyle şeffaflaşmasını; insan, yurttaş, çevre ve hayvan haklarının dokunulmaz kılınmasını savunmaktadır. Deprem bölgelerinin yerel yönetimleri depreme karşı bir toplumsal ayağa kalkışın öznesi olmalıdır.
  1. 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde yukarıdaki çerçevenin güçlendirilmesi THTM açısından esastır. THTM bütün üyelerini, yerel toplantılara katılım gösteren halkımızı bu yönde tutum almaya, seçime katılan parti ve adayları bu kriterlere göre değerlendirmeye çağırır. Ne yazık ki yerel seçimlere giden yol ilkesiz pazarlıklarla döşenmektedir. İttifak politikalarının ideolojik ve siyasal ilkeler temelinde, yerel yönetim anlayışına göre şekillenmemesi demek, rant esaslı çıkarcılığın başat hale gelmesi anlamına çıkar. THTM üyeleri bu kirli zemini deşifre etmelidirler. 
  1. Yerel seçimlerde ister gücü artsın ister gerilesin, her durumda AKP Nisan 2024’ten itibaren önünde seçimsiz bir düzlük bulacaktır. Bu yeni dönemde AKP, Cumhuriyet ve halk düşmanlığını daha ileri bir düzeye taşıyacağının işaretini Anayasa tartışmasıyla ortaya koymuş bulunmaktadır. Öte yandan seçimin ertesinde hayat pahalılığının sıçrama kaydedeceği artık resmi yetkililer tarafından da açıkça ifade edilmektedir. THTM seçim sonrası ülkemizin hem siyasi hem de ekonomik düzlemlerde daha karanlık bir döneme girmemesi için üstüne düşeni yapacaktır.
  1. Seçim döneminde toplumun politize olmaya devam edecek olmasını seçim sonrası için de hazırlık olarak görmek durumundayız. Üstelik içinde bulunduğumuz dönemde işçi ve emekçilerin hak arama mücadelelerinde gözle görünür bir artış söz konusudur. THTM yerel yönetimleri ve yerel seçimleri değerlendirdiği bu toplantılarından ülke çapında yaygınlaşan işçi ve emekçi direnişlerine güçlü bir selam yollamaktadır. Unutmayalım ki dünya örneklerinde olduğu gibi Türkiye’de de yerel yönetimlerin kamusallık, toplumsal dayanışma, halk denetimiyle bütünleşme bakımından kazanımları, işçi sınıfı ve emekçi halk hareketlerinin güçlü olduğu, bu dinamiklerin sol tarafından temsil edildiği dönemlere özgüdür. THTM bu üstünlüğün yeniden kazanılması mücadelesinin de merkezinde olacaktır.

AKP’nin yerel seçimlerde “gerçekten geriletilmesi”, ancak yerel yönetimlerin yoksulluğu ve yolsuzlukları geriletme mücadelesinin ve gericiliğe karşı savaşımın yükseltilmesinin bir aracı haline getirilmesiyle mümkündür. Dünya örneklerinde olduğu gibi Türkiye’de de yerel yönetimlerin kamusallık, toplumsal dayanışma, halk denetimiyle bütünleşme bakımından kazanımları, işçi sınıfı ve emekçi halk hareketlerinin güçlü olduğu, bu dinamiklerin sol tarafından temsil edildiği dönemlere özgüdür. THTM bu üstünlüğün yeniden kazanılması mücadelesinin de merkezinde olacaktır.